Okuyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2018 Çarşamba

Okudum: Kuyucakli Yusuf

Uzun zamandir duzgunce kitap okuyamiyordum. Kafamda bin tilki dolastigindan bir turlu kafami bosaltip da kitap okumayi basaramiyordum. Tabi sosyal medyanin da etkisi buyuk. Gercekten beni cok etkiliyor. Ayip ama saklayamayacagim bazen elimden telefonu birakamiyorum. Cok fena!

Biraz da bu hale son vermek icin kitap okumak istedim. Hem de cok. Ve sonunda basardim.

Ben okuyamaz olunca once kopuk kitaplar seciyorum kendime. Dusunmemi gerektirmeyecek. Oyle dizi izler gibi okuyabilecegim kitaplar. Yine oyle yaptim. Annem giderken kitabini birakmis bizde, Debbi Maccomber Deniz Feneri Yolu. Ben de onu okudum.  Su an sorsaniz pek bir sey hatirlamiyorum ki sadece 2 hafta oldu okuyali. Ama benim icin amacina ulasti. O kitapla birlikte yeniden okuyabilir halime dondum. Oh! bir tedavi yontemi olarak kopuk kitap okumak diyebiliriz buna. Iyi geldi.

Sonra kutuphanemizin karsisina gectim ve elim bir Sabahattin Ali kitabina gitti: Kuyucakli Yusuf. Daha ilk sayfalardan evet dedim iyi yazilmis kitabin hali bir baska.

Sabahattin Ali okumayi cok seviyorum ben. Sade ama cok etkili geliyor bana onun kitaplari. Yine oyleydi. 

Kucuk yaslarda yetim ve oksuz kalan Yusuf'un hikayesi.

Cok guzeldi. Buyuk bir keyifle okudum. Hatta gecen aksam eve donerken kitaba oyle dalmisim ki otobus duragini kacirmisim. Ah bir de gecen Cumartesi gunuydu. Gymboree'den eve donduk. Deniz illa kucagimda uyumak istedi. Hatta o oyle kucagimda uyurken ben de biraz dalmisin. Sonra ben uyandim ama Deniz kucagimdan inmek istemedi uyanmadi da. Ben de kitabimi aldim elime. Kizim kuc gibi nefes alip, mis gibi kucagimda uyurken ben de kitabimi okudum. Harika bir andi...



Yani diyecegim o ki... Bazi yazarlar insani hic yaniltmiyor. Sabahattin Ali benim icin oyle. Okuyup da begenmedigim bir kiitabi olmadi daha. Kuyucakli Yusuf da cok begendigim bir itap oldu. 

Ileride belki donup bakarim diye aklimda kalan cumleler de soyle oldu...

"Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti."
''O gelmez artık!'' dedi. ''Nereden biliyorsun?'' dedim. ''Gidişinden belliydi!'' dedi.
Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi! Ölünceye adar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var!
Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. Etrafına baktığı zaman ağaçların, bulutların, derenin kendisinden hızla uzaklaştığını sezer gibi oldu. Kasabanın bazı evlerinin pencerelerini aydınlatan hafif ve sarı bir ışık, Yusuf’un ıslak gözlerinde yıldızlanıyor ve dalgalı bir su üzerine bırakılmış gibi oynuyordu. İki eliyle arkasındaki ağacın kabuklarına sarıldı. Parmakları soğuk yarıkların arasına girdi. Elini hemen geri çekti ve göğsüne götürdü. Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar bulunduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı…”


Bu yukariya ekledigim son paragrafi yazabilmek nasil bir yetenektir. "Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar bulunduğunu sandı"... Bu nasil guzel bir cumledir. 

Iste cogu sayfada boyle dusundum bu kitabi okurken. 

Size bir seyi bir kez daha soyleyecegim. Iyi yazilmis kitap diye bir sey var. Hem de oyle var ki anlatamam. Iste oyle iyi yazilmis kitaplar insanin icine isliyorlar. Kuyucakli Yusuf benim icime isledi....

3 Haziran 2016 Cuma

Okuduk: Korkma Ben Varim

Ben Murat Mentes'in kitaplarini seviyorum. Bu kitabini da cok sevdim. Ama nedense cok uzun surdu okumam. Bu ara yine oyle bir donemdeyim, biraz uzun suruyor kitaplari bitirmem. Donemsel ama biliyorum daha once de olmustu. Gecer.

Korkma Ben Varim, Murat Mentes'in Ruhi Mucerret'ten onceki kitabi. Ben Ruhi Mucerreti gecen kis, Christmas zamani okumus ve bayilmistim. Ozan da cok sevmisti. O yuzden Mart ayindan Turkiyeden donerken bu kitabi da aldik yanimiza. Yine sevdim. Ama Ruhi Mucerret mi, Korkma Ben Varim mi derseniz; tercihim Ruhi Mucerret olur.


Korkma Ben Varim'in arka kapak yazisi soyle: 
Oldurdugum insanlarla iyi arkadas olacagimizi dusunmusumdur hep.
Dublorun Dilemmasi'nin yazarindan komik, hizli, soke edici bir roman daha. 
Gonul Isleri Bakanligi'nda basin musaviri dovus ustasi Fu.
Baskalarinin intikamini alaraka hayatini kazanan Gicirbey.
Tarih ogretmeni dilber Sebnem Sibumi.
Padisah yorganlari satici Enver Pasa.
Dul Gangster Hayati Tehlike.
Mr. Spock, Abdulcabbar, Ruhiye Hanim, papagan Huduni, cin Jajha, Atom Bombaciyan, Ucan Kiz, Abidin Dandini, Leyla Kalahari ve digerleri...
Korkma Ben Varim'in her sayfasi surprizlerle dolu. Ask, dostluk, intikam, yalnizlik ve siddetin ustaca harmanlandigi roman, olaganustu bir enerji saciyor.

Acikcasi kitap ilk sayfalarindan itibaren ilgimi cekmis olsa da bana baslari biraz karisik geldi. Belki de cok uzun surede okudugum icindir. Karakterleri birbirine baglamakta biraz zorlandim. Ama sonradan farkettim ki kitabin oyle bir derdi yok zaten. bile isteye karakterleri bir sure birbirinden baglantisiz tutuyor. Ve bir noktadan sonra o birbirine nasil baglanacak dediginiz karakterler bir bakiyorsunuz aklinizda yanyana. Belki de kitabin guzelligi bu.

Ben kitabin en cok, son kismini begendim diyebilirim. Belki de bu aralar yasadigim ruh haline en cok o kismi iyi geldi. Hele su paragrafi buraya da yazayim istedim.


Baba olmak, insanin hayat hakkindaki fikirlerinin degismesirdir. Kizlar, henuz uc yasindayken ellerine bir oyuncak bebek alarak annelige hazirlaniyorlar. Erkekler oyle degil. Bir adam, cocugu dogduktan sonra sersemlesir, aptala doner. Bu kacinilmazdir. Cocuk, babanin dunyasini yonetmeye baslar ve onun hareket kabiliyetini kisitlar. Hayatin bebeginin minik ellerindedir. Ben birini oldururken ya da Nadiyeyi ozlerken Gercek (oglum) araya giriyor. O'nu nasil yetistirecegimi bilemiyorum. Bizim kusagin ebeveynleri cocuklarinin okuyup buyuk adam olmasini isterlerdi. Biz ise cocuklarimizin super kahraman olmasini istiyoruz. Ote yandan onlarin uzerine titriyoruz. Sokaga cikmalarina izin vermiyoruz. Prizlere otomatik kapak, dolaplara, otomobil kapilarina kilit uyduruyoruz. Emniyet kemerleri evreninde yetisen cocuk sahiden guclu olabilir mi?
Sanirim annelik de babalik da asla hakkiyla yerine getirilemeyecek gorevler: Mission Impossible...


Baslardaki cinsiyetci cumleler karaktere uygun, bana degil. O kisim degil hosuma giden. Ama su son cumleler dusundurdu beni. Ben daha o kisimlari tecrube etmedim ama arkadaslarima bakiyorum, kendi yegenlerim icin dusunduklerime bakiyorum, ve daha simdiden kizimiz icin hissettiklerimi tartiyorum... Hem ozgur olsunlar, bizden ceesur olsunlar istiyoruz hem de onlari her seyden korumak istiyoruz. Bu da normal tabi ki guvenlikleri herseyden onemli. Ama iste ozgurlukleri de bir o kadar onemli degil mi? Hah iste o yuzden tam da Murat Mentesin yazdigi gibi... 
Sanirim annelik de babalik da asla hakkiyla yerine getirilemeyecek gorevler: Mission Impossible...

O yuzden belki de akisina birakmali :)

Bu yaziyi iki noktayla kapatayim:
  • Benim buraya ayzdigim paragrafin kitabin butunuyle alakasi yok. Gayet fantastik, suruleyici, guzel bir kitap. Tavsiye ederim. Ama yine de favorm Ruhi Mucrerret, soylemedne gecemeyecegim.
  • Evet, bu aralar ben de algida secicilik artti farkindayim :) Hormonlar idare ediverin :)
Guzel haftasonlari olsun hepimize...

2 Nisan 2015 Perşembe

Karincanin Su Ictigi

Okudum bitti.
Ama bitmedi.
Poyraz Musa, Aga Efendi, Nisanci Veli, Lena Ana, Zehra...
Hepsi aklimda.


Gecen gun Goncayla kitaplar ustune konsuyorduk. Dedim ki Ysasar Kemal nasil yaziyor Gonca, nasil yazabilir insan boyle.
Degil mi dedi. Karakterler konusurken sanki yanlarinda oturuyorsun.

Hah tam oyle.
Bu kitabi okurken sanki ben o adada yasiyordum.
Etrafim mor menekselerle dolmus.
Ah o mor menekseler, ah o koku.
Kazim Aga efendinin dedigi gibi.
Sanki kanimda menekse kokusu akiyordu.

Ben bu kitabi okurken denizin ustundeydim bazen.
Hatta denizin bifiil kendisiydim bile.
Dort bir yanim balik.
Cesit cesit.
Renk renk.
Ustumde gunesin isiklari civginlasiyor.
Gun agariyor, gun geceye kavusuyor.

Ida dagiydim ben bu kitabi okurken.
Bin pinarli ida dagi.
Topragim bereket.
Topragim tarih kokuyordu.

Poyraz Musaydim, Lena anaydim, Nisancinin torunlari, Usonun kavalindan cikan ezgisiydim.
Bambaska bir kitap.
Daha elime aldigim ilk gunlerde instagramda muhtesem yazmistim.

Okurken defalarca donup okudugum sayfalar oldu.
Okumaya doyamadigim.
Simdi bugun bitti kitabim.
Karsimda duruyor.

Ben ona bakiyorum.
Okudugum satirlar geliyor aklima.
Mis gibi deniz kokuyor etrafim.
Gunes yuzumu isitiyor.
Iyot kokusu cigerime isliyor.
Aciyorum gozlerimi.
Oturmusum kiyiya.
Nisanci Veli tekneyi cekiyor cakil taslarinin ustune.
Poyraz Musanin parlak cizmeleri gozumu aliyor.
Arkadan mis gibi bir balik kokusu geliyor agaclarin altinda tutusturulmus calilarin utunden.
ve ben denize bakiyorum.
Deniz oyle sakin oyle sakin ki
Karincalar su iciyor...

Okumadim
Yasadim ben bu kitabi
O yuzden okuyun demiyorum.
Olur da siz de dalarsaniz o dunyaya, denizin kenarindaki cakil taslarinin ustune bakin.
ben orada oturup adadakilere bakiyor olacagim...


2 Şubat 2015 Pazartesi

Okuduk: Zikkimin Koku


Muzaffer izgü Adana'da doğmuş. Diyarbakır'da okumuş. Izmirde yaşamış.

Bu kitap onun çocukluk yıllarını yanı Adana günlerini anlatıyor. Ama nasıl anlatıyor... 

Kitabı okuduğum süre boyunca anlatımını tarif edecek bir sıfat bulmaya çalıştım. Bulamadım. 
Bana verdiği keyfi anlatacak bir kelime bulmaya çalıştım. Yok olmadı, onu da bulamadım.

Nasıl desem? Su gibi okunuyor. İçi eziliyor insanın okudukları karşısında ama aslında kitap hiç duygu sömürüsü yapmıyor. Güldürüyor ama bir yandan dudağının kenarını buruk bırakıyor. Çok güzel kitap ne diyeyim insan hem hep okumak istiyor hem aman keşke bitmese diyor.

Zıkkımın kökü sinemaya da uyarlanmış. Baya fazla ödül de almış uyarlaması. Onu da izleyeceğim. Eminim onu da çok seveceğim.




Bu da bir izmir çıkarmasında annemin sahafından aldığım kitaplardan biri oldu. Çok eski bir basım değil ama sahaf kitabı. Neresinden baksanız görmüş geçirmiş :) Dolanmış beni bulmuş. Hani eski kitap kokusu vardır. Boyle acarsın kitaptan mis gibi bir koku gelir burnuna. Hah öyle bir kitap işte.

Madde olarak da eski kitap kokuyor. Okurken de insan da eski kitap kokusu gibi iz bırakıyor. Buldum işte. Eski kitap kokusu gibi bir kitap. Cok yakıştı bu sıfat tamlaması bu kitaba. Olur da denk gelirse siz de okuyun bence...

Şimdi yine aynı his...
Yeni bir kitaba başlayacağım ama Muzo bu kitaptan sonra neler yaşadı acaba merakı kafamda, yeni bir karakteri okurken muzoya ihanet edecekmiş gibi hissetme duygusu kalbimde.

Ne güzel şey kitap okumak ya...
Bu da lalelerimle birlikte kitabıma da veda edişimin fotosu :)

Lalelerim soldu... Kitabim bitti..
Ikisinin de verdikleri keyif cok guzeldi.
Simdi yeni ciceklerle yeni kitaplarla bulusma vakti :)

Iyi haftalar olsun hepimize :)




1 Aralık 2014 Pazartesi

Gulcin Izmir'den bildiriyor....

Geldim Izmir'ime. 
Guzel oldu. Yol biraz uzundu ama olsun guzel gecti. Yani en azindan normal, olaysiz, siradan bir yolculuktu. Siz de biliyorsunuz benim icin bu oldukca sevinilesi bir durum :)

Dun yolda Ayse Kulin'in Handan kitabini okudum bitirdim. Begendim mi? Hayir. Eskiden severdim Ayse Kulin'in yazdigi bazi kitaplari. Ozellikle biyografi tarzinda olanlari. O yuzden sagolsun Goncam gelirken son kitabini almis getirmis bana. Bu kitapla yeniden anladim ki Ayse Kulin'in son zamanlarda yazdiklariniysa, yok sevemiyorum. Handan'i da begenmedim. 


Niye begenmedin derseniz...

Bir kere dilini sevmedim kitabin. Bana ozensiz geldi. Benim dusuncem tabi ki. Soyle bir  cumle var kitapta "Kisacasi Adalet sadece iddiali bir kadin adiydi ulkemizde, tipki Vefa'nin da bir semt adi olmasi gibi". Kendi adima okudugum kitaplarda boyle gunluk agizdan cumleleri sevmiyorum. Twiterda gorsem bunu belki evet, hata ona bile hayir. Cok klise cok siradan bir soylem. Hele ki kitap sayfalarinda gorunce boyle bir cumleyi, kendi adima sevmiyorum, sevemiyorum. 

Kitabin heyecanla okudgum sanirim 50 sayfasi falan oldu. O da malum, Geziyi anlatan kisimlar. 2014te yazilmis, Gezi'ye deginmeyen kitap olacak mi bilmiyorum. Basta aman herkes de yazmasa mi diye dusunuyordum. Ama yok. Neden ki? Bilakis herkes yazmali belki de. Hayatimizin bu asla unutulmayacak zamanlari bu yillarda yazilmis her kitapta olmali belki de. Baska bakis acilariyla. Baska baska detaylarla. Bilemiyorum. 


Bu konuda kafam biraz karisik galiba. Dun Istanbuldan Izmire dogru gelirken ve kitabin son sayfalarini bitirmisken bunu dusunuyordum. Nasil yazilmali Gezi? Nereleri yazilmali? Ne zor. Oyle degerli bir donemi basitlestirmeden ama bir yandan da yuceltmeden yazmak ne zor. Bizler icin de bire bir yasadigimiz detaylari kitap sayfalarindan okuyup icimize sindrebilmek ne zor. Size de boyle oluyor mu? Ben ne zaman o hgunlere dair bir seyler okusam kalbim carpiyor. Huzunleniyorum, seviniyorum. Oyle garip bir haller.

Ucaktan indigimizde Istanbul cok soguk, Sabiha Gokcen cok sessiz, Sabiha Gokcendeki yemek dukkanlari ise cok cesitsizdi. Yani bir corba icecek yer olmayan havalani olur mu? Ucuncu havalani yapacagimiza ikinciye ozen gostersek bence daha iyi olur.

Yalniz Sabiha gokcende bir dey vardi ki beni gulmekten yerlere yatirdi. Iste bu reklam!


Instagramda da yazdim Turkiye'ye geldigimde karsima cikan ilk sey bu olmasaydi iyiydi :) Bu ne :)
Yalniz ben gule durayim Emrah bu reklamdan 2 milyon 800 bin lira almis. Yuh! 

Aynanin karsisina gecip su kas hareketini calismayi dusunuyorum. Denedim, hic kolay degil!Ama calisirsam yapabilirim bence. Isin ucunda 2 milyon 800 bin lira var. Bence siz de calisin. Hepimiz acilarin cocugu kasi yapabiliriz. Evet evet yapabiliriz :) Calisan ne yapmaz :)

Neyse bence ben bu yaziya burada son vereyim :)
Gulcin Izmirden bildirdi.
Iyi gunler efendim :)


27 Mayıs 2014 Salı

Seytanin bacagini kirdim...mi acaba?



Sanirim gecen yazdan sonra ustume gelen bir hal vardi: Okuyamiyordum. Gercekten okuyamiyordum. Elime aldigim kitaplar haftalarca, aylarca elimde kaliyordu. Bazen oyle uzun zaman kitabin kapagini acmadigim oluyordu ki yeniden okumaya basladigimda onceki sayfalardaki olaylari unutmus bile oluyordum. Twitterla gecen gunler, sinir bozukluklari, ustune tasinma telasi, Ingilterede yasadigimiz karisik gunler derken aylarca hakikaten aylarca ben kitap okuyamadim. Iste kaniti: Yasar Kemal Firat Suyu Kan Akiyor Baksana'yi Eylul ayinda okuyormusum. Ben kitabi bitirdigimdeyse coktan Ocak ayi olmustu. Neredeyse 5 ay...

Evet o guzel kitabi bitirdim ama aslinda genel halimde degisen birsey olmadi. Yine okuyamiyordum. Daha dogrusu kitap okuyamiyordum. Sanirim yillar sonra yeniden etrafta dagtilan gazeteleri, dergileri okuyabilmek benim icin oylesine cazipti ki elim kitaplara varmiyordu. Bu sure zarfinda sokakta elime ne tututsturulursa okudum. Gazeteler, dergiler, secim ilanlari ve hatta temizlik ilanlari. Hepsini en ince arintisina kadar okudum. Etrafta olan biteni anlayabilmek, yeniden gunluk hayata dahil olabilmek hakikaten keyifliymis anladim.

Halimden memnundum ama kitap okumayi da inanilmaz derecede ozluyordum. Ozluyordum evet ama gercekten okuyamiyordum. Bu sure zarfinda 2-3 kitaba baslamayi denedim. Ve ben, eline aldigi hicbir kitabi bitirmeden birakmayan ben ilk 2-3 bilemedin 10-20 sayfanin sonunda o kitaplara devam edemedim. Iste o zaman anladim ki kendimi zorlamamam gerekiyordu. Galiba herseyin bir zamani vardi ve o vakitler benim kitap okuma zamanim degildi. 

Kendime izin verdim. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Ve sonunda 2 hafta once bir sabah ise gelmek icin yola cikarken cantama bir kitap atmak istedim. Ilk elime gecen Ahmet Umit Beyoglu Rapsodisi'ydi. Aldim onu trene kostum. Okumaya basladim. 10 sayfa, 20 sayfa, 30 sayfa. Aksam eve geldigimde Ozan'a sevincle okuyabiliyorudm dedim, yeniden okuyabiliyorum. Sacma gelecek belki size. Aman Gulcin sevindigin seye bak diyeceksiniz ama ne yapayim gercekten sevindim. Bugune kadar bana cok buyuk keyif veren kitap okuma aliskanligima geri donebildigim icin sevindim. O gunden sonra trenlerde ben hep kitap okudum. 

Cok degil sadece 10-15 gun once oldu bu.  Yani biz buraya tasindiktan neredeyse 6 ay sonra. Ne uzun zaman. Ama sanirim sonunda seytanin bacagini kirdim ve ben yeniden doya doya kitap okumaya baslayabildim. 

Beyoglu Rapsodisi nasildi peki? diye soranlariniz olursa....

Ben kendi adima pek begenmedim. Cok begeneni var o ama ben onlar arasinda olamadim. Kitap bittiginde nereleri begenmisim diye donup baktigimda genelde Beyoglunun anlatildigi kisimlari sevmism onu farkettim. Kesinlikle Ahmet Umit Beyoglunu cok ama cok iyi biliyor. Sanirim ben bir Beyoglu ziyaretimi onun kitapta anlattigi rotayi takip ederek yapacagim. 


Merak edenler icin kitabin konusu soyle:

Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu'nda büyümüş, Beyoğlu'nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden... Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi... İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân... Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final...Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi."

Sonucta kitap asla kotu degil. Her Ahmet Umit kitabinda oldugu gibi okunup gidiveriyor. Ama bana diger Ahmet Umit kitaplarinin verdigi heyecani vermedigi kesin. Belki de kitap okuyabilmenin bana verdigi keyif oyle buyuktu ki, kitabin kendisinin verdigi keyif onu gecemedi diyebilirim. Ama yine de Ahmet Umit benim okumaya devam edecegim yazarlardan, bunu biliyorum. 

Simdi ben yeniden kitap okuyabilmenin keyfini suruyorum. Seytanin bacagini kirdim sanirim diyecegim de elime yeni bir kitap almadan, hatta bir kitabi bitirip yenisine baslamak icin sabirsizlandigim gunlere donmeden buyuk konusmak da istemiyorum. Bakalim neler olacak gorecegim...

23 Mayıs 2014 Cuma

Algida Secicilik



Bazen okudugunuz yuzlerce sayfa arasinda sadece birkac paragraf ilginizi ceker. O birkac paragrafin ne olacagini da sanirim o siraarda yasadiklariniz, dusundukleriniz belirler.

... Bana duydugu guvenin epeydir farkindaydim. Bunun nedeni odedigim dolgun maas, arada bir ona yaptigim yardimlardan cok, bu topraklarda yasayan insanlara ozgu bir duygu olan, buyuk, yetkili, kudretli birine baglanma duygusuydu. Belki abarttigim dusunulebilir ama inanin hic oyle degil; bu duygunun kokleri, Osmanli Imparatorluguna hatta Dogu Roma Imparatorluguna kadar uzanir. Bir zamanlar imparatora padisaha baglilikla baslayip ardindan tek sefe, tek partiye, komutana, babaya, patrona sadakat olarak suren bu davranis bicimi sanayilesmeyle birlikte gunumuzde yok olmaya baslasa da Orhan gibi bir cok insada hala varligini surdurmekte. 

Bu, bir vefa duygusu oldugu kadar, kudretli olana yakin durarak, onun sevgisini kazanarak kendini bir tur guvenceye alma hesabidir da. Hesap dediysem yanlis anlasilmasin, bunda bir samimiyetsizlik, bir goz boyama, oyleymis gibi gorunme yoktur. Bu insanlar yakin durmaya calistiklari kudretli kisiyi gercekten severler, ona gercekten baglanirlar, ayni zamanda ondan cikar da umarlar. Ve bunu dogal bir hak olarak gordukleri icin ahlaki olarak da hic yaralanmazlar. Orhan'in da benim icin bu tur duygular tasidigindan adim gibi emindim. ...
Ahmet Umit 
Beyoglu Rapsodisi
Size de tanidik geldi degil mi...

11 Ağustos 2013 Pazar

Okuduk: Kankurutan

Bu kez okudugum kitap benim icin cok ozel. Aslinda ben bu kitabi okuyali yedi sekiz aydan fazla zaman oldu. Ama olmadi yazamadim. 
Daha dogrusu nasil en guzel sekilde yazarim bu kitap hakkindaki dusuncelerimi bilemedim. 

Yolda yuruken, trende giderken dusundum zaman zaman cumleleri. Kimisi hosuma gitti tamam olur boyle yazayim dedim, kimisi daha aklima geldigi an yavan geldi. O cumlelerden bir tanesi bile belki de bugun sonunda bu yaziyi yazarken aklima bile gelmedi, ne tuhaf. 
Neden bu kadar onemli bu kitap derseniz cevabi beni cok mutlu eden bir cumle. 
Cunku bu kitabin yazari Hande Ortac, benim universite yillarindan bir arkadasim.... 
Handenin kendi sitesi :
http://www.handeortac.com/
O zamanlar ayri bolumlerde okuyor olsak da benzer ugraslarin pesinde kosardik biz Handeyle. Bazen bir kampusten digerine kosarken karsilasirdik yollarda, bazen bir toplanti masasinin iki ucunda olurduk goz kirpardik birbirimize naber diye, bazen bir sahnenin karsisindaki koltuklarda birbirimizi izlerdik, bazen kuliste karsilasirdik gosteriler sonrasi birbirimizi tebrik ederdik, bazen kantinin onunde elimizde cay bardaklari iki lafin belini kirardik, bazen yurtta sohbet ederdik. Genctik, heyecanliydik, enerjiktik, yogunduk ve mutluyduk. Guzel zamanlardi o zamanlar ve o zanamanlar biz hep kostururduk.

Sonra mezun olduk. Baska basa yonlere gitti yolumuz. Ama Hande birakmadi hayallerinin pesini. Ve biz bir gun Hande'nin bir oyku yarismasinda birinci oldugunu duyduk :) Baska bir gun Hande'nin kitabinin ciktigini: Kankurutan... Aslinda baya oldu kitap cikali ama biz kitabi kendimiz almak istedigimizden elimize ulasmasi biraz uzun zaman aldi. Ne yalan soyleyeyim kitapciya girip arkadasimin ismini soyledigim anki his, bekledigime degdi dedirdi :)


Daha once yazdigim Baris'in kitabi Kopoy'u alirken de ayni seyi hissetmistim. Ne guzel sey bir arkadasinin kitabini elinde tutmak... Ne guzel sey bir kitapciya gidip arkadasinin ismini soyleyerek bir kitabi bulmana yardimci olmalarini istemek. Cok sevindim. Gurur duydum. Biraz da duygulandim. Iste boylece bir Istanbul seyahatinden elmizde Kankurutan'í da tutarak donduk.
Kankurutan, icinde on ayri oyku barindiran bir oyku kitabi. 
Herseyden once oyle guzel bir dille yazilmis ki kitabi okurken sadece kitaba odaklanabiliyor insan.
Imla hatalari yok! Noktalama hatalari yok! Anlatim yanlislari, cumle bozukluklari yok! 
Sizleri bilmem ama benim icin cok kiymetli bu cunku goz tirmalayan hatalar olunca bir sure sonra kitabi bile okuyamaz hale geliyor insan. 
Kankurutan da ise su gibi akiyor yazilar. Insan konuya kapilip gidebiliyor yazilara takilmadan.


Hikayeler birbirinden bagimsiz. O yuzden Kankurutan, insanin ara ara eline alip okuyabilecegi bir kitap da aslinda. Zamanda yolculuk ve o yolculuklarin birbirine zorlamadan baglanislari ise kitabi okumayi heyecanli kilmis bence. Hikayeler kadinlar ustune. Sasirtmadi bu beni. Hande'nin kadin hikayeleri yazmasini beklerdim. Ama beni sasirtan bir dille yazmis kadin hikayelerini Hande. Didaktik olmayan bir dille. Ille bu dogrudur demeyen bir dille. Benim okumayi gormeyi tercih ettigim bir dille.

Bu Handenin ilk kitabi. Ve bence bir ilk kitap icin cok ozenli, cok basarili. 
Ben hikayeleri, hikayelerin surpriz sonlarini, beklenmeyen sasirtici detaylarini sevdim. 
Ben Kankurutanin dilini, anlatimini ve bence gercekten kendine ozgu olan tarzini sevdim. 
Ve hikayeleri okurken bazen Hande'nin sesini kulaklarimda duymayi sevdim :)

Bu on hikayenin icinde en sevdigim hangisi oldu diye sordum kendime, pek cogunun farkli kisimlari geldi aklima. Sonra birinde karar kildim Leylak...        

Okursaniz merakla bekliyorum bakalim siz hangisini seveceksiniz :)                  

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Okuduk: Erken Kaybedenler

Izmirden donerken havalaninda zamanimin cogunu kitapcida gecirdim.Raflara baktim, arada gozume ilisenlerin bir iki sayfasini okudum. Kitapcida vakit gecirmekten kolay ne var. Yalniz beni zorlayan bir durum vardi, calan muzikler. Sabahin esselati, daha kargalar degil kahvalti etmek uyanmamis bile ama kitapcida bildiginiz butun acikli sarkilar caliyor. Yahu kitapci dedigin enstrumantal parcalar calmaz mi? Nereden cikti bu arabesk sevdasi? Kesin kasada duran cocuk ask acisi falan cekiyordu, bana da cektirdi sagolsun :)

Neyse o bitmez acikli sarki iskencesi arasinda ben kendime bu kitabi sectim:


Emrah Serbes benim son yillarda severek okudugm yazarlardan. Her Temas Iz Birakir'i okudugumda da yazmistim; kendisiyle tanisikligimiz Behzat C. sayesinde oldu. Son Hafriyati da okumustum ama o da nedense Gulcince'ye yazilmamis. Hep boyle oluyor, okuyorum okuyorum ama okuduklarim hakkinda suraya iki satir yazi yazamiyorum :( Son Hafriyat' i cok begendigimi hatirliyorum ama hani aklimda kalan cumleler hani o zaman bana dusundurdukleri. Yok iste. 

Bu sefer bambaska bir kitapla karsima cikti Emrah Serbes. Behzat Amirimin o bayildigim seruvenlerini anlattigi seriden bambaska bir kitap. Bir kere roman degil Erken Kaybedenler; bir oyku kitabi. Sonra yetiskinleri anlatan bir oyku kitabi da degil Erken Kaybedenler, erkek cocuklarini anlatan bir oyku kitabi. 

Neyse ben susayim da kitabin arka kapak yazisi konussun :)

Ankara polisiyeleriyle tanıdığımız Emrah Serbes, bu defa direksiyonu kırıyor ve edebiyatımızda pek de işlenmemiş bir başka meseleye el atıyor. Erkek çocukların enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına giriyoruz...

Baba çalışıyor, anne ev hanımı, muhafazakârlığın kalesi...İşçiler, yoksullar, teyzeler, abiler... Kolay ağlayan sert adamlar... Taşra seyrekliği, mahallenin kalabalığı... Kıskanç, gururlu, saf ergenler... Emrah Serbes, çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor... Kederli, insana dokunan komik hikâyeler bunlar...

“Dizinin dizime değişi, Handan’ın annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı. Kaç sene geçti, hâlâ unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle...

Taşrada ve kâinatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikâyesi...

Erken Kaybedenler... Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu...

Erken Kaybedenler guzel bir kitap. Muhtemelen erkeklerin okurken cok daha fazla keyif alabilecegi, evet ya boyleydik biz kucukken diye dusunebilecegi bir kitap. Ya da erkek cocugu olan ebeveynlerin ah goruyor musun diye dusuncelerle, tebessumlerle okuyabilecegi bir kitap. Benim takdir edersiniz ki oyle dusuncelerim cok olmadi. Sevdim kitabi ama sanirim kitabi okudugum zaman cok dogru olmadi.

Ya da soyle soyleyeyim. Bu kitaptan hemen once Cehennem Cicegi'ni okudugumdan, Erken Kaybedenler 'in bende yarattigi etki olmasi gerekenden biraz daha az oldu. Cehennem Cicegi, malum bizim 5 yasindaki erkek cocugu Alper Kamu'nun siradisi hikayesi. Oyle sevmisim ki ben Alper Kamu'yu ondan sonra okudugum erkek cocuklari onun yarattigi etkinin sanirim biraz golgesinde kaldi.


Siz benim yaptigim hatayi yapmayin bence. Bu iki kitabi birbirine yakin okumayin. Okumayin ki birinin verdigi keyfin digerini etkilemesine izin vermeyin. Cunku aynen yukaridaki resimdeki gibi harika cumleler var aslinda bu kitapta. Ya da sunun gibi harika cumleler:

Kendimizi ozgur zannediyoruz oysa ki sadece ipimizi biraz uzun birakmislar. 
Sinirlara gelince farkediliyor bu. 
Disari cikmak isterken kendini cama vurup duran yari delirmis karasinekler gibiyken.

Bazi kitaplari yeniden okumak uzere ayiririm ben. Boyle yanlis zamanda okudugumu dusundugum kitaplari ozellikle. Iste Erken Kaybedenler benim oyle bir kenara ayirdiklarimdan oldu. Biliyorum cunku baska bir zamanda okusam, alacagim keyif daha buyuk olurdu.

Okuyacak olursaniz simdiden iyi okumalar... Ben de yeniden okuyacagim bu kitabi...

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Okuduk: Cehennem Cicegi

Yine ne uzun zaman oldu okuduklarimi yazamadim. 
Okumadim degil bu donemde ama iste olmadi yazamadim. 
Neyse ip kacti demeyeyim de bir ucundan tutayim...

Son istanbul gezisinden yine elimizde kitaplarla donduk. Ustelik yola cikmadan once evde, havalaninda ve yolculuk boyunca da ucakta Ozanla birbirimize ayni seyleri soyleyip durmustuk. Bu sefer kitap almayalim... O bu sefer kitap alyalim tatil boyunca once Bu sefer cok fazla kitap almayalim'a, ilerleyen gunlerde Tamam alalim ama aldiklarimizi burada okuyup birakalim, tasimayalim'a donusedursun.... Eve dondugumuzde donus yolunda havalaninda birbirimizden gizli aldigimiz son kitaplari cantalardan cikariyorduk :) Aman ya ne yapalim bizim de yukumuz kitap olsun :)

Bu yolculugun ganimetlerden biri de Alper Caniguz. 
Cehennem Cicegi. 

Bir bucuk yil kadar once Yucel Elinde Tatli Ruyalarla bize geldiginden beri Alper Caniguz benim her ne yazarsa yazsin okuyacagim dedigim yazarlardan biri oldu. Tatli Ruyalarin ardindan Ogullar ve Rencide Ruhlari okudum. Sonra da Gizli Ajans'i. Bakin onu da yazmamisim iste. Yayinlanmis tum kitaplarini bitirdik simdi ne yapacagiz derken Alper Caniguz bizi cok bekletmedi ve Cehennem Cicegi raflardaki yerini aldi.


Ben rafta yeni kitabi gormenin sevincini yasayadurayim Cehennem Cicegi raflara gelmekle kalmamis bir de beni cok sevindirecek bir surprizi beraberinde getirmisti. Ben ne yazarsa yazsin okurum derken Alper Caniguz, benim en sevdigim karakteri yani Alper Kamu'yu yepyeni bir hikayede yazmisti. Hani tam anlamiyla korun istedigi bir goz Allah verdi iki goz durumu. 

Kitabin arka kapak yazisi soyle:

"Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür."

Dünyanın en küçük dedektifi geri döndü.

Alper Kamu 9 yıl sonra, hâlâ 5 yaşında.

Alper Canıgüz'ün eşsiz kahramanı Alper Kamu'yla birlikte
her türlü şiddetin hüküm sürdüğü bir atmosferde, kırık hayatların, küllenmiş aşkların ve daha nice esrarın peşinde kara mizahla yüklü yeni bir yolculuğa çıkıyoruz.

Kahramanımız, bu kez bir çocuğun ölümü ve eski bir aşk hikayesinin ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmak için uğraşırken, "İnsanlığa dair kavrayışımızı biraz daha ileri götürmeyecekse bir cinayeti çözmenin ne anlamı var ki?"
diyen bir dedektife yakışacak şekilde, adalet kavramımızı sorguluyor. 



Alper Kamu Cehennem Çiçeği; ilk üç romanıyla edebiyatımızda kendine özgü ayrıcalıklı bir yer edinen Alper Canıgüz'den kahkaha ve gözyaşının iç içe geçtiği büyülü bir serüven. 


Hem de ne seruven...

Benim nacizane goruslerim:
- Alper Kamu eskisini asla aratmayacak bir performansla karsimizda
- Alper Kamu karakteri iyice oturmus, iyice demlenmis, iyice guzellesmis.
- Anne ve babanin karakterleri de aynen Alper Kamu gibi bir kac adim oteye gitmis, buyuk resimdeki yerini tam anlamiyla bulmus.
- Yan karakterler harika anlatilmis. Birbirinden bagimsiz gorunen hikayeler cok guzel birlestirilmis.
- Alper Kamu her macerasini merakla okuyacagim, 9 degil 39 yil sonra bile hala 5 yasinda kalmasini isteyecegim enfes bir karakter olmus.

Uzun lafin kisasi...

Cehennem Cicegini ben kendi adima cok ama cok severek okudum. Sanirim bir sure sonra donup yeniden bile okurum... Bir de bitirmeden soylemeden gecemeyecegim Alper Kamu harikasin cocugum :)

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Okuduk: Sadakat

Gunesli, piril piril, cok ama cok yoruldugumuz, oksijene doydugumuz bir haftasonu gecirdik Ozanla.
Bu haftasonuna dair bir yazi yazmayi cok istiyorum.
Ama bugunden itibaren yine 3 gun 3 gece surecek bir toplanti maratonuna girdigimden fotograflarima bakamiyor, oturup soyle icime sine sine birseyler yazamiyorum.
Bu hafta benim icin 3 gun.
Gece gunduz toplantilarla gececek bir 3 gun.
Sonra aylar onceden arkadaslarimizla beraber ayarladigimiz bir tatile gidiyoruz.
Biz genelde yalniz tatillere ciktigimizdan biraz ilginc bir durum bu benim/bizim icin :)
Bakalim nasil olacak yasayip gorecegiz :)
Tatil onecsi de toplantilarla dolu olunca bu haftasonu biraz da tatil hazirliklariyla gecti aslinda.
Bir de elimdeki kitabi tatile kadar bitirme telasiyla.

Bitirmeliydim elimdeki kitabi cunku tatilime de Inci Aral'in Sadakat kitabiyla cikmak istemedim.
Iyi mi, kotu mu bilmiyorum bir huyum var.
Elimdeki kitabi bitirmeden birakamiyorum.
Hikayeyi cok benimseyemesem de, baska bir sey mi okusam diye aklimdan gecirsem de illa elimdeki kitabi bitirene kadar ugrasiyorum.

Inci Aral'in Sadakat kitabi da benim icin boyle kitaplardan biri oldu.
Bugunlerde kitap benim ruh halime cok uymadi sanki.
Bitireyim istedim.
Tatile benimle gelmesin istedim.

Surukleyici, hizla okunabilen, akici bir kitapti Sadakat.
Azra, Ferda ve Aliye etrafinda gecen bir hikaye.
Ask, ihanet, sehvet, tutku, sadakat...
Hepsine dair bir seyler var kitapta.

Azra'nin gelip giden ruh hali de okuyucuyu yormadan anlatilmisti bence.
Cok karanlik bir konu olabildigince renklerle sunulmus kitapta.
Yani tarafsiz bir gozle bakinca okunabilir bir kitapti elbette ama dedim ya benim bugunlerdeki ruh halime sanki cok uygun degildi. 
Inci Aral kitaplarini seviyorsaniz, boyle kisisel duygular, ikili iliskiler uzerine hikayeleri ilginc buluyorsaniz Sadakati de sevebilirsiniz bence.

Ben kendi adima cok cok sevmedim Sadakat'i.
Ama okuduguma da pisman degilim.
Sadece tatile biraz daha renkli, biraz daha aydinlik bir kitapla gitmekti benim derdim.
Elimde oyle bir kitap var mi?
Yok!
Eh artik bakip bulacagim :)

Okuyacak olanlara simdiden iyi okumalar dilerim :)

3 Nisan 2013 Çarşamba

Bugun de bunu cok sevdim... Bir adim, bir nefes...

Annemle kitapciya gittigimiz gun, raflarda gozume Momo ilisti.
Aklimdaydi ne zamandir. Bir anda karsima da cikiverince almadan olmazdi.
Bir turlu baslayamadim Izmir'den dondugumden beri kitaba.
Momo beni beklerken baska bir sey okumak istemiyordum ama bir turlu de tam anlamiyla okumaya baslayamiyordum.
Pazar sabahi kahvalti sonrasi kahvemizi icerken yanimdaki sehpada Momo' yu gordum. Uzandim aldim ve sesli okumaya basladim.
Ben okudum, Ozan dinledi. Ben okudum Ozan dinledi...
Masal gibi ya anlatimi; o pazar kahve keyfine Momo satirlari cok yakisti.
O zamandan beri elimde Momo.
Neredeyse her sayfasinda ah bu da ne guzelmis dedigim satirlarla dolu bir kitap. Iste bu sabah okudugum ve cok sevdigim satirlardan birkaci... 
kitabi okumayanlar aman keyfinizi kacirmayayim siz bu kisimlari okumayin :)

Ihtiyarin adi Boppo'ydu ve copculuk yapardi. 
...
Sokagi supururken yavas ama belli bir tempoyla calisirdi. Her adimda bir nefes alir, her nefeste bir supurge sallardi. Bir adim- bir nefes- bir supurge. Bir adim- bir nefes- bir supurge. Boyle surup giderdi
...
"Bak Momo" derdi, "ne oluyor biliyor musun? Bazen onume upuzun bi cadde cikiyor. Oyle uzun ki insan bunun sonu gelmez saniyor." 
...
"O zaman acele etmeye basliyorsun. Gittikce daha da cok acele ediyor insan. Her onune baktiginda yolun hic de kisalmamis oldugunu farkediyorsun. Daha hizli ve daha gayretli calisiyorsun; sonunda nefesin kesilip gucsuz kaliyorsun. ve cadde hala upuzun bir sekilde seni bekliyor."
...
"Insan caddenin tamamina bakip hemen bir karara varmamali. Her zaman adim adim ilerlemeli. Surekli olarak bir adim sonrasini dusunmeli, bir adim, sonra derin bir nefes, sonra bir supurge. Iste o zaman hayat zevkli olur. Onemli olan isini iyi yapmaktir. Oyle de olmali."
...
"Bir de bakarsin ki adim adim butun yolu bitirmissin. Nasil oldugunu anlamadan ve yorulmadan. Onemli olan da budur..."

Bir adim, sonra derin bir nefes sonra bir supurge...
Tam da 
 cok uzun soluklu, bunun altindan nasil kalkacagiz biz diye dusundugum bir projenin toplantisina gelirken okudum bu satirlari.
Bir adim, sonra derin bir nefes sonra bir supurge...
Neden olmasin...
Cok tesekkurler Momo tam da zamaninda bana bunu hatirlattigin icin...

Bunlar da ilginizi cekebilir

Related Posts with Thumbnails