28 Mayıs 2014 Çarşamba

Anne ben yeniden politik oldum...

Lise yillarimdaydim Daragacinda 3 fidan kitabini okumus, cok etkilenmis, gidip kendime deniz Gezmis kartpostallari almistim.
Bir devrimicinin kartpostalini alarak o dusunceleri ne kadar anlamadigim ortada olsa da, eve elimde Deniz Gezmis kartpostallariyla gelip duvarima bunlari asacagim dedigimde o sirada evde olan dayim ve annemlerin nasil endiseyle bana baktiklarini hatirlarim.
Tam olarak ne hissettiklerini anlamasam da siyasete meyledisimden biraz endiselendiklerini anlamistim.
Duvarima astigim Deniz Gezmis resimleri ve okudugum bir iki kitapla kaldi o zamanlar ilgim.
Ta ki universiteye gidene kadar.

Universite icin Istanbul'a gittigimde ilk defa Izmirden cikmis, ilk defa Izmir ya da hadi Ege diyeyim,sinirlari disindan gelen insanlarla tanismistim.
Kurdum diyen arkadaslarim vardi.
Cingeneyim diyen arkadaslarim vardi.
Feministim diyen arkadaslarim vardi.
Escinselim diyen arkadaslarim vardi.
Itiraf ediyorum universitenin ilk senesini etrafimdaki insanlari anlamaya calisarak ve o gune kadar alistigim profilden bambaska ne kadar cok insan olduguna sasirarak gecirdim.
Kendi kucuk dunyamin disindaydim artik.
Sadece kalabaliklar icinde bir kucuk renktim.
Bambaska renklerin icindeydim.
Saskindim anlamaya calisiyordum ve mutluydum.
Iste o donemde ben sanirim politikaya ilgi(cik) duymaya baslayan bir insan oldum.

Universite yillari boyle gecti.
Okudum, tartistim, dusundum.
Sonra mezun oldum.
Bitti mi her sey?
Bitmedi tabi ki ama ister istemez sistemin icinde erdim kayboldum.
Allahtan dusunduklerimi konusabildigim insanlar vardi hayatimda. Kocam ve arkadaslarim.
Konustum, dusundum falan ama kabul ettim ben artik beyaz yakali, isinde gucunde, tatilinde gezmesinde bir insandim.
Bu islerden sanirim uzaktim.
Goncayla yanyana ya da chat ortaminda defalarca Turkiyeyi konusmuslugumuz vardi. Ozanla aksam yemeklerinde tartismisligimiz, kirk yilin basi gordugumuz arkadaslarimizla dahi secim sonuclari irdeleyislerimiz. Bazen anlasamayip tartismalarimiz, konusmalarimiz, konusmalarimiz...
Ama kabul ettim ben artik kapitalist duzenin bir parcasiydim.
Bu islerden uzaktim.

Tatillere gittim, fotograflar cektim. blog yazdim.
Evet o islerden uzaktim.

Sonra Gezi oldu.
Ve ben farkettim ki istedigim kadar bu islerden uzak oldugumu dusuneyim aksine bu islerin tam da ortasindaydim.
Cunku yasiyordum.
Cunku nefes aliyordum.
Ve cunku her ne kadar bizi bu ulkeye ihanet etmekle suclasalar da ben ulkemi cok seviyordum.
Beyaz yakali calisan olmak engel degildi.
Ya da tatillere gidiyor olmak.
Ya da blog yaziyor, hobiler pesinde kosuyor olmak.
Ulkemin gelecegine dair soz sahibi olmama engel degildi bunlar.
Cunku ben ulkemi cok ama cok seviyordum.

Gezi oldu.
Annem yanimdaydi ve dondum anneme dedim ki
Anne ben yeniden politik oldum.

Ustelik Deniz Gezmis kartpostaliyla eve geldigimdeki gibi endiseli de karsilamadi annem bu durumu.
Ben onun da gozlerindeki destegi gordum.
Daha universite mezunu yeni bir asistanken elime gelen basortululeri derse almayacaksiniz yazisini kapip Goncayla bolum baskanina cikisimiz geldi aklima.
Vallahi kusura bakmayin biz aliriz, bu karari da dinlemeyiz deyisimiz.
Ilk 1 Mayis mitingim geldi aklima.
Tanimadigim insanlarla yan yana yuruyusum.
Ilk LGBT yuruyusu geldi aklima, karsidan goz kirpan tatli cocuk.
Yillarca soyledigimiz kurtce sarkilar geldi aklima. Turkuler kardestir, turkunun dili olmaz deyisimiz.
Oyle geldi gecti ve ben Geziyle yeniden anladim ki bahane yok.
Beyaz yakaymis, ismis gucmus, oymus buymus bahane yok.
Dusunmek var uretmek var bu hayatta.
Dusunduklerini soylemek, soylediklerinin arkasinda durmak var bu hayatta.
Sadece kendin icin degil, baskalari icin de en iyiyi istemek bunun icin cabalamak var bu hayatta.

Bir yil once bu zamanlardi iste...
1 yil...
Gezi oldu.
ve ben artik uzagimda kaldigini sandigim ama uzak kalmayi asla icime sindiremedigim butun duygularima yol verdim yuregimde.
Sadece ben degil.
Benim gibi bir suru insan da baska seyleri de dusunur, yazar, konusur oldu.

Bir yil once bu zamanlardi iste..
1 yil...
Gezi oldu.
ve sadece ben degil koca bir toplum yeniden politik oldu...

Bir yil once bu zamanlardi iste..
1 yil...
Gezi oldu.
Ve kim ne derse desin Gezinin bir parcasi olmak benim hayatim boyunca gurur duyacagim bir sey oldu...

27 Mayıs 2014 Salı

Seytanin bacagini kirdim...mi acaba?



Sanirim gecen yazdan sonra ustume gelen bir hal vardi: Okuyamiyordum. Gercekten okuyamiyordum. Elime aldigim kitaplar haftalarca, aylarca elimde kaliyordu. Bazen oyle uzun zaman kitabin kapagini acmadigim oluyordu ki yeniden okumaya basladigimda onceki sayfalardaki olaylari unutmus bile oluyordum. Twitterla gecen gunler, sinir bozukluklari, ustune tasinma telasi, Ingilterede yasadigimiz karisik gunler derken aylarca hakikaten aylarca ben kitap okuyamadim. Iste kaniti: Yasar Kemal Firat Suyu Kan Akiyor Baksana'yi Eylul ayinda okuyormusum. Ben kitabi bitirdigimdeyse coktan Ocak ayi olmustu. Neredeyse 5 ay...

Evet o guzel kitabi bitirdim ama aslinda genel halimde degisen birsey olmadi. Yine okuyamiyordum. Daha dogrusu kitap okuyamiyordum. Sanirim yillar sonra yeniden etrafta dagtilan gazeteleri, dergileri okuyabilmek benim icin oylesine cazipti ki elim kitaplara varmiyordu. Bu sure zarfinda sokakta elime ne tututsturulursa okudum. Gazeteler, dergiler, secim ilanlari ve hatta temizlik ilanlari. Hepsini en ince arintisina kadar okudum. Etrafta olan biteni anlayabilmek, yeniden gunluk hayata dahil olabilmek hakikaten keyifliymis anladim.

Halimden memnundum ama kitap okumayi da inanilmaz derecede ozluyordum. Ozluyordum evet ama gercekten okuyamiyordum. Bu sure zarfinda 2-3 kitaba baslamayi denedim. Ve ben, eline aldigi hicbir kitabi bitirmeden birakmayan ben ilk 2-3 bilemedin 10-20 sayfanin sonunda o kitaplara devam edemedim. Iste o zaman anladim ki kendimi zorlamamam gerekiyordu. Galiba herseyin bir zamani vardi ve o vakitler benim kitap okuma zamanim degildi. 

Kendime izin verdim. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Ve sonunda 2 hafta once bir sabah ise gelmek icin yola cikarken cantama bir kitap atmak istedim. Ilk elime gecen Ahmet Umit Beyoglu Rapsodisi'ydi. Aldim onu trene kostum. Okumaya basladim. 10 sayfa, 20 sayfa, 30 sayfa. Aksam eve geldigimde Ozan'a sevincle okuyabiliyorudm dedim, yeniden okuyabiliyorum. Sacma gelecek belki size. Aman Gulcin sevindigin seye bak diyeceksiniz ama ne yapayim gercekten sevindim. Bugune kadar bana cok buyuk keyif veren kitap okuma aliskanligima geri donebildigim icin sevindim. O gunden sonra trenlerde ben hep kitap okudum. 

Cok degil sadece 10-15 gun once oldu bu.  Yani biz buraya tasindiktan neredeyse 6 ay sonra. Ne uzun zaman. Ama sanirim sonunda seytanin bacagini kirdim ve ben yeniden doya doya kitap okumaya baslayabildim. 

Beyoglu Rapsodisi nasildi peki? diye soranlariniz olursa....

Ben kendi adima pek begenmedim. Cok begeneni var o ama ben onlar arasinda olamadim. Kitap bittiginde nereleri begenmisim diye donup baktigimda genelde Beyoglunun anlatildigi kisimlari sevmism onu farkettim. Kesinlikle Ahmet Umit Beyoglunu cok ama cok iyi biliyor. Sanirim ben bir Beyoglu ziyaretimi onun kitapta anlattigi rotayi takip ederek yapacagim. 


Merak edenler icin kitabin konusu soyle:

Üç arkadaşın öyküsü bu. Beyoğlu'nda büyümüş, Beyoğlu'nda yaşayan üç ayrı kişilik, üç ayrı kimlik, üç ayrı insan. Ölümsüzlük merakıyla başlayan ölümler. Her cinayetin ardında gizemli bir neden... Ve soruşturma boyunca adım adım, bina bina, sokak sokak Beyoğlu. O çoksesli, çokrenkli, çokdilli, çokkültürlü Beyoğlu. Günümüzün Babil Kulesi... İnsanın bencilliğini, acımasızlığını, öfkesini, çaresizliğini en iyi anlatan mekân... Soluk soluğa bir gerilim, benzersiz bir final...Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, papazı, fahişesi, cami hocası, pezevengi, hahamı, Alevi dedesi, bankacısı, işportacısı, öğrencisi, öğretmeni, tinercisi, dönercisi, dekoratörü, evsizi, midye satıcısı, esrar satıcısı, kanun kaçağı, Anadolu kaçağı, Avrupa kaçağı, Amerika kaçağı, Afrika kaçağı, yani yaşam kaçağı, beyazı, karası, sarısı, kızılı yani insan görünümünde olan kim varsa, hepsini, herkesi sorgusuz sualsiz kucaklamıştı.Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültürevleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi."

Sonucta kitap asla kotu degil. Her Ahmet Umit kitabinda oldugu gibi okunup gidiveriyor. Ama bana diger Ahmet Umit kitaplarinin verdigi heyecani vermedigi kesin. Belki de kitap okuyabilmenin bana verdigi keyif oyle buyuktu ki, kitabin kendisinin verdigi keyif onu gecemedi diyebilirim. Ama yine de Ahmet Umit benim okumaya devam edecegim yazarlardan, bunu biliyorum. 

Simdi ben yeniden kitap okuyabilmenin keyfini suruyorum. Seytanin bacagini kirdim sanirim diyecegim de elime yeni bir kitap almadan, hatta bir kitabi bitirip yenisine baslamak icin sabirsizlandigim gunlere donmeden buyuk konusmak da istemiyorum. Bakalim neler olacak gorecegim...

23 Mayıs 2014 Cuma

Algida Secicilik



Bazen okudugunuz yuzlerce sayfa arasinda sadece birkac paragraf ilginizi ceker. O birkac paragrafin ne olacagini da sanirim o siraarda yasadiklariniz, dusundukleriniz belirler.

... Bana duydugu guvenin epeydir farkindaydim. Bunun nedeni odedigim dolgun maas, arada bir ona yaptigim yardimlardan cok, bu topraklarda yasayan insanlara ozgu bir duygu olan, buyuk, yetkili, kudretli birine baglanma duygusuydu. Belki abarttigim dusunulebilir ama inanin hic oyle degil; bu duygunun kokleri, Osmanli Imparatorluguna hatta Dogu Roma Imparatorluguna kadar uzanir. Bir zamanlar imparatora padisaha baglilikla baslayip ardindan tek sefe, tek partiye, komutana, babaya, patrona sadakat olarak suren bu davranis bicimi sanayilesmeyle birlikte gunumuzde yok olmaya baslasa da Orhan gibi bir cok insada hala varligini surdurmekte. 

Bu, bir vefa duygusu oldugu kadar, kudretli olana yakin durarak, onun sevgisini kazanarak kendini bir tur guvenceye alma hesabidir da. Hesap dediysem yanlis anlasilmasin, bunda bir samimiyetsizlik, bir goz boyama, oyleymis gibi gorunme yoktur. Bu insanlar yakin durmaya calistiklari kudretli kisiyi gercekten severler, ona gercekten baglanirlar, ayni zamanda ondan cikar da umarlar. Ve bunu dogal bir hak olarak gordukleri icin ahlaki olarak da hic yaralanmazlar. Orhan'in da benim icin bu tur duygular tasidigindan adim gibi emindim. ...
Ahmet Umit 
Beyoglu Rapsodisi
Size de tanidik geldi degil mi...

20 Mayıs 2014 Salı

Yas... Ne kadar?

Ben kucukken Balcova'da Cimen sokakta oturuyorduk. Hani o herkesin birbirini tanidigi, ic ice yasadigi sokaklardan biriydi bizimkisi. Ben de sokaktaki cocuklardan biyidim. Sokakta oynayan, komsu teyzelerin zaman zaman ekmek almaya bile yolladigi cocuklardan biri. Kalabalik bir sokagimiz vardi bizim. Deli Emine, Cok konusan Candan, Terzi Mubeccel, annem gelin Talih, nenem ebe Susen, Keriman teyze... Kalabalik bir sokaktik.

Keriman teyze bizim evin karsisindaki kosede otururdu. hatirladigim kadariyla yahudi kokenlilerdi. Ya da yaptigi ve anneme ogrettigi yemeklerden ben onu oyle dusundum. Cocuklari vardi Keriman teyzenin. Evlenmislerdi. O tek oglu Mustafa abi, gelini Hatun abla ve torunu Gozde ile bizim sokagimizda otururdu. Kulaklari az duyardi Keriman teyzemin. O yuzden yuksek sesle konusurdu. Anneannem gibi. Aliskindim yadirgamazdim.

Bizim balkondan bakinca Keriman teyzenin hep sokaga bakan oturma odasinin kosedindeki pencerede oturdugunu gordugumu hatirliyorum. Gozdeye cok duskun oldugunu ve evlerinin yanindaki arsada biz oynarken arasira gozunun onunden kaybolan Gozdeye seslendigini. Babaanne iste. Mustafa abiler bir sure sonra Keriman teyzenin yanindan ayrilip baska bir eve cikti. Yurume mesafesinde bir ev. Keriman teyze uzulmus muydu bilmem. Ben o zaman cocuktum. Ama penceredeki yerinde oturmaya devam ettigini ve Gozde yine de bizim sokakta oynadigindan gozunu onun ustunden ayyirmadigini hatirliyorum. Babanne iste.

Bir aksam evdeydik biz. Detaylar yok aklimda. Hayal meyal bir hatira. Annem ve babam bizi Susen neneme birakip kosarak Mustafa abilere gittiler. Mustafa abi kalp krizi gecirmis. Daha 40 yasinda bile degildi oysaki. Ambulans geldiginde yapacak hicbir sey yok demis. O gece oyle sessizce gitti Mustafa abi. Ve onun gidisiyle bizim sokagimiza yas geldi.

Bizim bakondan Keriman teyzenin camina bakinca kalabaliklar gorur oldum. Arada dualar okunuyordu. Evin onu ayakkabilarla doluydu. Annemin bana ve abime televizyonun sesini acmamamizi soyledigini hatirliyorum. Hatta televizyonu bile acmadik bir sure.Annem genelde Keriman teyzedeydi. Sokaktaki herkes gibi. Biz cocuklar kimse bize birsey soylemese de Keriman teyzenin evinin yanindaki arsada oynamiyorduk. Cocuguz ama oyunsuz olur mu? Oyunlar oynuyorduk tabi ama sessiz bir anlasmayla Keriman teyznin evinin yanindaki arsamizdan ayrilmis sokagin diger ucunda kendimize bir oyun alani kurmustuk.

O zaman suresince tabi ki hayat devam etmistir sokagimizda. Yemek yemisizdir mesela. Babam ise gitmistir. Gelince abimle bana sarilmistir. Mutlaka. Ama ben o gunlere dair sadece sokagimizdaki sessizligi hatirliyorum. Yas.

Zamanla azaldi o sessizlik. Biliyorum Keriman teyzmin evinde hic bitmedi o yas. Annem sabahlari balkondan nasilsin Keriman teyze diye seslendiginde hic bir sey soylemez kafasini yana eger gozlerini kapardi. Iste o bas egisin her aninda yasaniyordu o yas. Sokaktaysa yavas yavas hayat yeniden canlandi. Yavas yavas. Keriman teyzenin evinin onundeki ayakkabilarin sayisi azaldi. Hic yalniz kalmadi o evde ama o buyuk kalabalik da kalmadi. Dua sesleri bitti. Sokaga yayilan yas havasi yavas yavas silindi. Yavas yavas. Ve biz cocuklar yine kimse bize bir sey soylemese de Keriman teyzenin evinin yanindaki arsada oynamaya basladik. Iste belki de sokagimizin yasi o zaman bitti. 

Keriman teyze kalan omrunu o pencerenin onunde gecirdi. Hep gozu Gozdenin ustundeydi. Biz gittik baskalari tasindi karsisina. Ama sokagimiza gittigimizde degismeyen sanki bir tek Kerman teyzenin evi vardi. Sanki yas girdigi evi tam da girdigi zamanda cakili kalip birakiyordu.

Simdi Soma da 500den fazla Mustafa abi olmus gibi geldi bana. Sanki hepimizin karsi komsunun evine yas girdi. Yas, nereye kadar diyorlar ya; yas o evlerde cok uzun soluklu.  Bizim icin de belki evlerin onundeki ayakkabilar azalana kadar. Sokaklarda dua sesleri duyulmayana kadar. Bizim icin de belki yeniden cocuklar Keriman teyzenin evinin yanindaki arsada oyun oynamaya baslayana kadar.

O zamana kadar balkonlarda yenmesin yemekler. televizyonlarin sesi acilmasin, bangir bangir muzik dinlenmesin ne olur ki? Keriman teyzelerin sessiz bas egisinde bir omur duracakken o yas bir kac gun daha bizim renkli hayatlarimiz geride kalsin ne olur? Yasamaya da devam edecegiz. Elbet. Aksi mumkun mu? Ama umarim hicbirsey olmamis gibi degil. Neler oldugunun farkinda olarak.

Bugun de boyle...

PS: Keriman teyze de simdi Mustafa abinin yaninda mutlu olmali...

16 Mayıs 2014 Cuma

Olmaz olaydi!

Yaşadığımız her acıda daha çok üzülemeyiz herhalde diyorum. Daha çok olmaz. Ama hep daha çok oluyor. Kahretsin, hep daha çok oluyor.

Gündüz işte olduğum için haberleri, videoları izleyemiyorum. Akşam eve gidince bakıyorum onlara. Okumak acı. Izlemek daha çok acı. Peki ya yaşamak? O kimbilir nasıl kocaman yüreklere sığmaz bir acı.

Herkesin üzüntüsünü yaşama şekli başka. Tamam. Ama milli yas var. Olmasa bile, bu kadar buyuk bir felaket karsisinda zaten gunluk hayatin her yanina sizan bir yas hali olmali. Ama bunu hissetmiyorsa bile insan en azindan yas tutanlara saygi gostermeli.  

Boyle kayiplar hep ofkeyi de yaninda getirir. Bundan daha normal ne olabilir Allah askina? Yolda yururken kafalarina yildirim dusup olmedi bu insanlar. Isyerinin almadigi, devletin de aliinmadigini goz ardi ettigi onlemler yuzunden olduler. Bir yakinizin basina geldigini dusunun bunun, hesabini sormak istemez misiniz o zaman? Iste hissedilen bu. Eger yuzlerce insanimiz oluyorsa bir anda elbette hesabini soracak insanlar. Su anda insanlara aman siyaset yapmayın, bir dua edin, kesin sesinizi demek, beriki tarafta hersey Allah'tan deyip köşeye çekilmek olmuyor. Ve hatta bunlar hakikaten sinir bozucu oluyor.

Boyle yapanlarin karşısına geçip sormak istiyorum:
Nasıl yapıyorsunuz bunu?
Internete girip bunları insanlara yazıp Soma'nın fotoğraflarına hiç bakmıyor musunuz?
Fotoğraflar paylaşıp videoları görmezden mi geliyorsunuz?
"Ben daha kocama doyamadım" diyen o gencecik kadının feryadını duymuyor musunuz?
"Aşağısı can pazarı" diyen, yüzünün her çizgisinden keder akan genc adamı dinlemiyor musunuz?
"Oğlumu bulamadım, soğuk hava deposuna bakmam oraya ölenleri götürüyorlar" diyen amcayı yok mu sayıyorsunuz?
Ha nasıl yapıyorsunuz bunu?
Hersey Allah'tan deyince içiniz rahatlıyor mu gerçekten?
Yahu bunun sorumlusu kim diye sormak gecmiyor mu o zaman aklinizdan?
Sadece dua edince, televizyondaki yalanlara tepki vermeyince kabus gormeden uyuyabiliyor musunuz? Lokmalar rahat geçiyor mu o zaman boğazınızdan?
O geride kalan çocukların günahı neydi niye buna reva görüldüler diye düşünmez mi oluyorsunuz?
Ha nasıl yapıyorsunuz bunu?

Aslına bakarsanız bilmek bile istemiyorum nasıl yaptığınızı bunu. Siz ne yaparsanız yapın. Ne kadar gözünüzü kapatıp sorumluluğu Allah'a havale etmeye çalışırsanız çalışın. Ne kadar hala paranin pesinde olan, oradaki insanlara destek olmayi birakin aciklamalariyla siznirlerini bozan insanlari desteklerseniz detsekleyin gerçek ortada. Ve benim tek düşündüğüm olmaz olaydı o kömür cevheri Soma'da.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kabus

Dun izledigimiz bir filmi yazmis onu izlerken vicdanimi hissettigimi yazmistim. Ne safim ne salagim. E be Gulcin bizim ulkemizde yasarken vicdanini hissetmek icin filmlere ihtiyacin var mi ki senin? Filme falan gerek yok. Yasamak yetiyor bize. Yasadigimiz her aci resmen vicdanimiza gecirilmis yeni bir pence. 

Dun aksam yasananlar da film olsaydi keske diye dusundum butun gece. Ajitasyon olsaydi. Abartmislar canim bu kadar da olmaz diye dusunecegimiz seyler olsaydi. Keske. Ama degil. Malesef degil iste. 

Hayatta en korktugum seylerden biridir nefessiz kalmak. Hele bir de etraf karanliksa. Dun aksamdan beri bir baska daraliyor icim. Orada olanlari dusunuyorum. An be an nefessiz kalmak. O sirada etrafindakilerle ayni kaderi paylastigini, muhtemelen gordugun son hayat parcalarinin da onlarla beraber an be an sondugunu bilmek. Allahim nasil bir kabustur bu :(

Kabus. Evet kabus bu. Buyuk bir aci. Cinayet. Bunlarin hepsi. Ama kader degil iste. Hem de hic degil.

Madenden cikan iscilerden biri demis ki. Ne yapalim? Tarim bitti, hayvancilik bitti, is yok. Madene inmeyelim de ne yapalim? 

Ne yapsinlar? O madene inmezlerse nasil gecinsinler? Cocul cocuklarina nasil baksinlar? Ha nsil baksinlar?

Islamda en sevdigim inanclardan biridir tevekkul. Sen elinden geleni yap, gerisini Allaha birak. Ama once elinden geleni yap. Uzerine duzen herseyi yap. Calis, cabala, onlemlerini al. Yani bir nevi esegini saglam kaziga bagla. 

Bunlarin hicbirini yapmadiysan, insanlarin yapmasina izin vermediysen, her birini hayat mucadelesinin icinde bogduysan kader diyemezsin hicbirseye. Sendikalari calisamaz hale getirdiysen, is guvenligini hice saydiysan, ulkendeki herkes kelle koltukta yasiyorsa kader di-ye-mez-sin hicbir seye. Cunku bu kader degil. Bu bir kabus. Bu cok ama cok buyuk bir aci. Bu bir felaket. 

Ne yazdigimi, yazacagimi bilmiyorum. Bildigim tek bir sey var: Bildigim tek sey var. Hayat adil degil. Hem de hic adil degil. 

Basimiz sagolsun :(

13 Mayıs 2014 Salı

Izledik: Cennetin Cocuklari

Bir zamanlar Ozanla bir film izlemistik: Bisiklet Hirsizlari. Izledigimiz onca film icinde vicdanimi bunca acitan yegane filmlerden biriydi, o. Cok etkilenmistim. Sonrasinda pekcok film izledik ama o hissi bana o derece yogun yasatan baska bir filme denk gelmemistim. Gecen hafta Pazar gunune kadar.

Pazar gunu Ozan bak soyle bir film varmis izleyelim mi? dediginde, acikcasi cok da heyecanlanmadim. Children of the Heaven, Cennetin Cocuklari. Iran yapimi bir film. 1997de cekilmis. Oyle cok da ilgimi cekmedi ama ne bileyim,  haydi izleyelim dedim. Iyi ki demisim. Iyi ki demisim. 


Bu guzel filmin konusu Gulcince soyle:
Bir cift ayakkabinin hikayesi...
Ali ve Zehra Iranda yasayan uc cocuklu yoksul bir ailenin cocuklari.
Anneleri ve babalari ile, baska yoksul ailelerle paylastiklari bir avluya bakan evlerinde yasayip gidiyorlar.
Bu iki kucuk guzel cocugun hayatlarinin seruveni Ali'nin tamirciden aldigi Zehranin ayakkabilarini kaybetmesi ile basliyor.
Ayakkabisi olmadan zehra okula gidemez.
Zaten yoksul olan babalrina ayakkabilarin kayboldugunu soyleseler isitecekleri azar bir yana, paralari yok ki. Zaten babalari yeni bir cift ayakkabi alamaz. 
O zaman ne yapmali?
Ali'nin aklina bir fikir geliyor: Neden Alinin bez ayakkabilarini iki kardes paylasmasinlar?

Iste bu kadar.
Bu konunun etrafinda tam 1,5 saat suruyor Cennetin Cocuklari filmi. Ve 1,5 saat insan vicdanini hissediyor. Hani eli gibi, ayagi gibi sanki elle tutulabilir bir organmiymis gibi insan vicdanini hissediyor. Cok garip. Ama bana hissettirdikleri tam da boyle.


Cocuklarin guzelligi bir yanda, masumluklari, iyilikleri ayri bir yanda. Fakirlik bir yanda umut ayri bir yanda... Film her sahnesinde baska turlu etkiledi beni galiba. Oyle begendim ben Cennetin Cocuklarini iste. 

Biz bilmiyormusuz. Halbuki cekildigi 1997 yilinda bu film pek cok ovgu almis. Hatta En iyi yabanci film dalinda Oscara aday gosterilmis. Ama Hayat Guzeldir filmine kaptirmis odulu. Ah o film de odulu kapmayi sonuna kadar haketmistir ne diyeyim.

Sunu diyebilirim. Olur da siz de izlemediyseniz Children of Heaven - Cennetin Cocuklarini, haydi izleyin. Hakikaten cok ama cok guzel bir film. 

Ben bayildim. Biz bayildik. Cani gonulden tavsiye ederim.

Simdiden iyi seyirler efendim :)

8 Mayıs 2014 Perşembe

Aksiyon dolu bir ruya

Dun aksam cok iyi uyuyamadim. Hani boyle kus uykusu. Uykuyla uyaniklik arasi bir hal. Belki de ondan bir suru ruya gordum. Ama bir tanesi vardi ki resmen ruyadaki aksiyonun heyecanindan uykumdan uyandim. Kus uykusu uyuyordum demistim degil mi?

Gunduz niyetine, hayir olsun falan gibi bilimum ruya anlatilirken soylenen seyleri soyleyip basliyorum ruyami anlatmaya.

Ruyamda boyle oda gibi bir yerdeyim. Genis bir oda. Odanin dort bir yani ATMlerle kapli. Hepsinin basinda da insanlar var. Hani kumarhane gibi bir yer dusunun ama oyun makinalari yerine para makinalari var ortalikta. Neden bilmiyorum ama herkes ATMlerin basinda para cekiyor. Kartlar, paralar, faturlara ortalikta. 

Ben de o odadayim. Ve hangi ATMnin basina gecsem daha kartmi makinaya sokmadan paralar gelmeye basliyor. Baya buyuk paralar ama. Herkes sasisiyor. Aliyorum paralari ben. Elimde tutmaya basliyorum. Bir suru para var elimde.

Bazilari diyor ki gitsene sen aldin iste paralari. Yok diyorum durayim burada. Yanlislik var heralde. Ama bu sirada hangi makinanin basina gitsem az cok para geliyor makinadan. Elimde bir suru para oluyor sonucta.

Iste boyle odada oyalanirken, bir anda kapidan polisler giriyor. Ama boyle Amerikan filmlerindeki gibi celik yelekli kocaman kocaman adamlar. Bana para veren makinalarin oldugu tarafi gosteriyorlar ve buradaki paralar nerede? diyorlar. Herkeste bir suskunluk. Ben gayet sakin cikiyorum ortaya alin burada didiyorum. 

Kadin polis var bir tane. Aliyor paralari. Hepsi bu kadar mi? diyor. Evet diyorum. Bu kadar. Polisler etrafta dolasmaya devam ediyor. Insanlarla konusuyor. Boyle boyle zaman geciyor. O sirada benim ustumde bir ceket var. Ellerimi cebime bir atiyorum ki... Bir tomar para var cebimde. Basimdan asagiya kaynar su dokuluyor sanki. Ne yapacagim simdi diye dusunup duruyorum. Ben mi koydum parayi oraya? Nasil girdi o para cebime?

Polisler paranin eksik oldugunu soyluyor, aramaya devam ediyorlar. Bu sirada odanin kapilarini kapatiyorlar, kimse disari cikamaz artik. Ben ne yapacagimi sasirmis durumdayim. Gitsem gidemiyorum. Ortaya ciksam alin desem hirsizsin diyecekler. Derken polisler iyice sinirleniyor. Onlar sinirlenince ben de sinirleniyorum. Tehdit etmeye basliyorlar insanlari. Ben de arkada bir odaya kaciyorum. Cebimdekileri cikariyorum ki evet kesinlikle para! 

Panik Korku. Sinir. Gordun mu hirsiz oldum diye dusunurken yahu 1 tomarla bu kadar panik oldum, ayakkabi kutularim olsa ne yapardim diye dusunuyorum. Ruyada bile gundemden rahat yok arkadas :) Tam ben boyle dusunceler icindeyken iceriden polislerin sesi geliyor. Beni soruyorlar nerede diye. Ben iyice sasiriyorum ne yapacagimi. Terliyorum falan derken o sirada panikle uyandim. 

Yani ne paradan kurtulabildim. Ne parayla oradan kacabildim. Ne polislerle basedebildim. Oyle gozune far tutulmus tavsan gibi kaldim :)

Yahu ne demek bu simdi? 
Insan ruyasinda hirsiz olur mu? 
Ama ben koymadim ki o paralari cebime o zaman hirsiz sayilmam degil mi?
Kafamda deli sorular hayir olsun diyorum da ruyaya bak yarabbim :)

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Oyuncu Gulcin 2

Bu aralar takildim bir oyuna yine. 
Sasiriyor muyum? 
Hayir. 
Kabul ediyorum kendimi oyalamasam ben bir oyun bagimlisi olabilirim. 
Zaten kucukken de elime uhu surup, biraz kuruduktan sonra onunla oynamayi ve hatta koklamayi severdim. 
Var iste boyle kotu aliskanliklarim ne yapayim bunlarla yasiyorum :)

Bu seferki oyundan baya cok sey ogreniyorum diye kendimi kaniriyorum. 
Gereksiz seyler de ogreniyorum ama olsun hosuma gidiyor. 
Ogreniyor muyum? 
Ogreniyorum. 
Cunku bir bilgi yarismasi oynuyorum. 
Aferin bana!
Daha bir kez bile kazanamadim oyunu ama olsun.
 Kazanmak degil ogrenmek onemli diye kendimi teselli ediyorum :) 
Hem bazi bildigim seylere seviniyorum bilemediklerime sasiriyorum oyalanip gidiyorum daha ne olsun :)

Neler mi cevapliyorum ya da cevaplayamiyorum gormek ister misiniz?
 A ne demek buyrun buyrun...buyrun siz de benimle okuyun :)

Soru: Japon mafyasina ne ad verilir?
Cevap: Yakuza!
Bilemedim :) Ama boyle bir cicek cagrisimi falan yapmisti bende bu kelime. Mafyaymis :) Bir cicege daha cok yakisir bu isim bence. 

Soru: Kalbin kulakcik ve karincik kisimlari arasindaki gecisi saglayan kapagin adi nedir?
Cevap: Mitral kapakcik
Bildim tabi ki de bildim. Biliyordum onca izledigim Greys Anatomy olsun House olsun doktor dizilerinin bir gun isime yarayacagini. Gerci bu tam hayal ettigim isime yarama bicim degildi ama neyse :)

Soru: Gomlek yakalarinin asagiya dogru kivrilan kismina ne ad verilir?
Cevap: Kalapa
Bilmem mi :) Kac kere duydum annemdem. Cumle icinde de kullanacagim gomlegimin kalapalarini utuledim :) komik oluyormus biraz ama olsun :)

Soru: Mueyyide ne demektir?
Cevap: Yaptirim
Anlamini da sevmem zaten bilemedim ne yapayim :) Ayrica hayatta akimda kalacagini da sanmiyorum soyleyeyim :)

Soru: Dunyanin ilk metro insaati hangi sehirde baslamistir?
Cevap: Londra
Eh artik bileyim :) Bir de sunu biliyorum dunyanin en uzun suren metro insaati hangi sehirde yapilmaktadir? izmir :)

Soru: Dunyada en cok kirmizi mercimek uretilen ulke bolge hangisidir.
Cevap: Turkiye - Guneyogu anadolu bolgesi
OSS OYS cocuguyuz bir arkadasim, bana boyle sorularla gel :) 

Soru: Edebiyat kelimesini bizde ilk kim kullanmistir?
Cevap: Sinasi
Demek OSS OYSden hatirlamadigimiz seyler de varmis ama. Kafam karisti Sinasi hala tam oturmadi aklima. Sonucta bilemedim :(

Soru: Baltali Ilahin diger adi nedir?
Cevap: Zagor
Bu soru yuzunden level atlayamadim. Biliyorum daha cok cizgi roman okumaliydim kucukken!

Soru: Karfaki nedir
Cevap: kisa boylu raki surahisi
Severim :) tabi ki bildim :)

Soru: Hangisi bilyelerle oynanan bir cocuk oyunudur.
Cevap: cicim, Camcam, Cicoz, Cancan
Bu ne be? Vallahi bizim oralarda misket denirdi. Bir de mese. Bu kadarini biliyorum ben. meger cicozmus :)

Demek ki neymis? Cocukken cizgi roman okuyup sokakta daha cok oynamak lazimmis. Yoksa buyuyunce bilgi yarismasinda level atlanmazmis. Durun ben bir cocukluguma doneyim, sonra gelip bilgi yarismasi isini halledecegim :)

6 Mayıs 2014 Salı

Bizimkisi bir ask hikayesi...

Gecen hafta tatil sonrasi ofis gunlerime soyle basladim:



Bu goruntu beni uzun zamandir taniyan pekcok arkadasimda "aaa Gulcin eski gunlere donmus" hizlerini uyandirdi. Neden mi? Cunku bir zamanlar bir ask vardi...

Bizimkisi bir ask hikayesi(ydi)
Dokuz yil kadar onceydi tanismamiz. Sonra hic birakmak istemedim onu. Ogrenciydim o zaman gunduz gece ona ayiracak vaktim vardi. Calismaya basladim cok yogun oldum ama onunla gecirecegim zamani hep baska seylerden ayri tuttum. Ilk gozagrimdi o benim. Ileride tanistigim yeni hicbir seyin onun yerini almasina izin vermedim. Belki sevdim yenileri de ama onun sevgisinden pay vermedim. Ve dokuz yil sonra hala butun kalbimle soyleyebiliyorum ben browniyi cok sevdim…

Ona hayran olmak…
Kendisine Nutelladan daha cok hayranimdim. Elime aldigim bir paketi acip direk agzima goturdugum baki degildi. Once soyle bir bakiyordum ona. Tazeyse hele yayilan o harika kakao kokusunu doya doya icime cekiyordum. (akil sagligindan suphe etmeye baslasak mi?)

Onu yemek…
Onu yemek icin bahaneler uretmekte hic zorlanmadim ki. Mesela:
-          Haftada 4 gun dans ediyorum, calisma aralarinda enerjiye ihtiyacim var (kesinlikle N. yeme bahanelerinden daha iyi!)
-          Bunca sinavim varken tatli yemezsem kafam calismaz (o zamanlar bahaneler konusunda daha cok calisiyormus galiba kafan!)
-          Ee gectik butun dersleri bir kutlama yapmayalim mi yani (neyse!!!)

Onu gormek…
Beklemedigim bir yerde karsima cikinca cocuklar gibi sevindim. Mesela:
-          Hollandada havaalaninda ucagimin rotar yatigi bir gun bir markette karsima cikmasin mi? Bundan buyuk sevinc olur mu? (tabi canim. Milli tatil ilan edilmeli o gun!)

Ona ulasmak…
Evet zaman zaman uzak kaldik ama yillar icerisinde ona ulasmak icin/ aramizadaki engelleri kaldirmak icin yapmadigim sey kalmadi. Mesela:
-          Baska bir sehirdeki toplantimdan ofise donerken yolumun ustunde diyerek donus yolum 30 dakika uzasa da havaalanina ugrayip B. aldim mi aldim (Ferhat halt etmis senin yaninda!)
-          Kantinde uretici firmayla anlasamadilar diye baska marka B. getirip bana satmaya calisan kantinci amcayla uzun uzun konusup benim sevdigim markaya donsunler diye ugrastim mi ugrastim. (Nato muzakerelerine neden seni almiyorlar ki?)
-          Turkiyeden beni ziyarete gelecek olan arkadaslarima yeni B. cikmis nolur bana getir diye onlarca mail attim mi attim. (soyleyecek soz kalmadi!)

Onu paylasmak…
Iste en zor seylerden biri buydu. Itiraf ediyorum ben onu paylasmak hic istemedim. Paylasmak zorunda kaldigimda da aklimdan neler neler gecirdim. Mesela
-          Binbir emekle havalanindan aldigim brownileri aniden bastiran misafirlere servis etmek zorunda kalinca hemen bir kek yapsam beklerler mi acaba diye dusundum mu dusundum. (becerikliliginden diye dusunmek istiyorum ama olmuyor inan!)
-          Kantinde bana sormadan dan diye brownimden bir parca koparan arkadaslarimin suratina bakip heeeyyyt geri dur demek istedim mi istedim. (icinde bir canavar olabilir mi?)
-          Bir gun odama gelip masamda arkadaslarimin esantiyon dagitan gorevliden benim icin aldiklari 9 tane browniyi gorup, e canim kendinize de alsaydiniz diyip  bir tanesini bile onlara vermedim mi vermedim (canavar varmis hakikaten!)
-         Gecen sabah evde kahvaltilik bir sey olmadigindan Ozan'a Turkiyeden getirdigim brownilerden bir tane verirken, Bak sevildigini bil ha browni veriyorum sana dedim mi? dedim :)

Bitmedi. Gun boyu Ozana mesaj attim bir de seninle brownilwrimden birini paylastigimi unutmadin degil mi diye :)

Deli miyim? Olabilir. Ama iste boyle boyle eglenecegiz hayat be :))

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Bugun de boyle

Genelde haftasonlari blog yazmam ben. Yazmak istemedigimden degil. Tum hafta calistiktan sonra bilgisayarin basina gecmek istemedigimden. Bugun nedense icimdenb log yazmak geldi ama.

Icimden blog yazmak geldi de klavyenin basina gecince ne yazsam bilemedim. Yazdim yazdim sildim cumleleri. Icime sinmediler de degil ama ne bileyim iste bir turlu yazdigimi begenedim. O zaman bir nevi gunluk yazayim bar,i siz de beni idare ediverin :)

Ozanla evimizde sakin bir Cumartesi gecirdik bugun. Telassiz, uzuun bir kahvalti. Ustune film keyfi. Bir de tum yorgunlugumuza ragmen disaridaki piril piril gunese dayanamayip yaptigimiz uzun yuruyus. Iste o kadar.

Bile isteye ara sokaklarda kaybolduk biz bugun. Hani arabalarin cok ugramadigi, motor gurultusunden uzak ara sokaklarda. En cok o sokaklari seviyorum. Oyle sessizler ki kus civiltilari bile duyuluyor o sokaklarda. Bir de su Londradaki ara sokaklarda oyle guzel ki kayboldukca kaybolasi geliyor insanin oralarda.

Simdi evdeyiz. Snooker varmis. ustelik dunya kupasi. Tahmin edeceginiz uzere Ozan icin yilin bir nevi en guzel gunleri :) Zaten snookerin karsisinda mayisti gitti. Bakiyorum arada gozleri bile kapaniyor. Istanbul yorgunlugunu o en guzel boyle atiyor.

Ben de belki o yuzden blog yaziyorum. Dinlenmek icin. Tabi ya. Insan hep en sevdigi seyi yaparken dinleniyor. Ozan snooker izliyor. Gulcin blog yaziyor. Iste bizim evin hali :)


Niye yazdigimi bilmedigim bir yazi oldu bu da boyle. Ama mazur gorun beni bu sefer. Insan bazen iste boyle, sadece yazmak istiyor:) Sadece yazmak istiyor.

 

Bunlar da ilginizi cekebilir

Related Posts with Thumbnails